“Düşünce” ve “Düşünmek”

Temmuz 11, 2008 yazan: beyinlik

Düşünce” ve “düşünmek” dediğimiz zihinsel süreçleri en baştan alıp, şöyle bir gözden geçirmeye ne dersiniz? “Düşünce”nin büyüsüne kapılmadan, gücünü abartmadan, ilk kez içselleştiriyormuşcasına geriye çekilip nasıl bir süreç olduğunu, korkmadan ve üşenmeden irdelemeye, var mısınız? Varım, diyorsanız, hadi, buyrun! Başlangıç noktamız: şuur. Kelimenin aslı şu’ür, Arapça, “hissetmek, bilmek”ten
geliyor; “insanın kendisini bilmesi, içinde yaşadığı mekân ve zamandan haberdar olabilmesi melekesi” olarak tanımlanıyor; bilinç eşanlamlı kullanılan diğer kelime.

İnsanın kendisini bilmesi zihinsel süreçlerinin farkında olması anlamına geliyor; zihinsel süreçler dedikleri ise, düşünceler, güdüler /saikler, algılar, duyular. Basit bir örnek: televizyon seyrederken yan odadan gelen gürültülerin, sokaktan geçen arabanın,
ocaktaki yemeğin, yağan yağmurun, halıdaki lekenin vb.vb., farkında olma halimiz; dikkat, şuurun bu süreçlerden birisine yönelmesi ve teksif olması durumu. Meselâ, ocaktaki yemekten yanık kokuları gelmeye başlamışsa, şuur, kokuya özel bir anlam yüklüyor ve dikkat ekrandan mutfağa yöneliyor. Bu bağlamda, şuur, kişiyi ve çevresini tarassut altında tutan, düşünce ve davranışlarını denetleyen bir inzibat görevi de üstleniyor.

Çevremizde ve/veya kendi içimizde oluşanlara verdiğimiz tepkiler, çoğunlukla otomatik oluyor, çünkü, pek çok şeyi bilinçli farkındalık olmadan öğrenmiş gereğini yerine getirmiş oluyoruz. Ne zamanki istemediğimiz birşeylerle karşılaşıyor, önemli kararlar vermek durumunda kalıyoruz, şuur, dağarcığımızda önceden kayıtlı önemli olabilecek bilgileri de ortaya döküyor ve kullanıma sunuyor.

Göreceli kavramlar olarak: şuur yada bilinç
Bilinçsizlik, bilinçlilik yada şuursuzluk, şuurluluk gibi isimlerin (dilbilgisi bağlaında) veya şuurlu, şuursuz, bilinçli, bilinçsiz gibi sıfatların belirttikleri gibi, şuur veya bilinç göreceli kavramlar.

Skalanın bir ucunda, amip gibi, bakteri gibi, duyuları olmayan, farkındalıkları ölçülemeyecek kadar düşük, tek hücreli şekilsiz canlılar, diğer ucunda, onlarla kıyaslanamayacak kadar gelişmiş insan var. Tek hücrelilerin dünyaları koyu karanlık bir lekeden ibaret iken, hücre sayısı arttıkça canlıların evrelerindeki ışık, titreşim, basınç yada kimyevi değişimleri algılama melekelerinin güçlendiği görülüyor.

Organizmaların haberdar olma yetileri, duyu organlarının gelişimine doğru orantılı; örneğin, gözler, hem ışığı, hem de ışığın yönünü ayırd edebilecek hale geliyor. Bakterilerin koyu karanlık bir lekeden
ibaret olan dünyaları, birden-fazla hücrelilerde farklı tonlar ve şekiller almaya başlıyor.

Haberdar olunan bilgilerin düzenlenmesi ve organizmanın diğer parçalarına ulaştırılabilmesi, sinir sisteminin gelişmişliğine bağlı. Merkezi bir işlem sistemi, yani beyin, dünyaya ilişkin haberleri biraraya getiriyor, böylece çevreye dair daha bütünlüklü bir resim oluşturuyor.

Beyin kabuğu (korteks) olan yaratıklarda hafıza ve tanıma yetileri
gelişiyor; bunlar dikkat ve hatta amaç sergiliyebiliyorlar. Örneğin,
beyin kabuğu göreceli olarak gelişmiş olan köpekler, kovaladıkları
kedinin görüntüsünü kedi kaçıp kaybolduktan sonra da
koruyabiliyorlar.

Beyin kabuğunu oluşturan lobların altında kıvrım şeklinde uzanan limbik sistem, uyku, açlık, susuzluk, cinsellik gibi bedensel işlevleri düzenleyen sistem. Limbik sistemi olan yılan, timsah gibi sürüngenlerin duyguları var.

Beyin kabuğu (korteks/cortex) ve şuur
Korteks genişledikçe bilinç yeni vasıflar kazanıyor; simge kullanma yetisi bunların en önemlisi. Simge kullanma yetisi, akıl yürütmeyi mümkün kılıyor. Dahası, simgesel dil denilen iletişim şeklini doğuruyor.

Şempazelerin ve gorillerin konuşamama nedenleri kortekslerinin kusurlu olması değil, larynx denilen ses tellerinin yokluğu ve dillerinin insanlarınki kadar esnek olmayışı. Oysa, simgesel dil kullanabildikleri gibi, duyma özürlüler için kullanılan işaret dili öğretildiklerinde insanlarla iletişim kurabiliyorlar. California’ya
eğitim gören Coco isimli gorilin bini aşkın kelimeden oluşan bir dağarcığı var, ve işaret dili kullanarak iletişim kurabiliyor.

Anadil ve şuur
İnsanların gelişmiş ses telleri ve bir yaşından itibaren karmaşık sesler çıkarmalarını mümkün kılan esnek dil’leri var. Bu iki özellik konuşmayı, daha da önemlisi deneyimlerin paylaşılmasını mümkün kılıyor. Deneyim paylaşmak, insanların birbirlerinden öğrenebiliyor olmaları, topluca oluşturulan ortak bilginin yeni kuşaklara aktarılmasını sağlıyor; toplumu birleştiren harç görevi yapıyor.

Konuşma yetisi, şuuru/bilinçi genişletiyor; çünkü, böylece yaşadığımız mekân ve zamanda yeralmadıkları için bizzat tanık olmadığımız olgulardan haberdar olabiliyoruz; çünkü, dili sadece başkalarıyla değil, kendi kendimize, içimizden konuşmakta da kullanabiliyoruz; hepsinden önemlisi, kendi kendimize kelimeler
kullanarak düşünüyoruz. Kısacası, dil bilinci geliştirirken, bilinç de dili geliştiriyor.

Kelimelerle düşünmek ve geçmiş Kelimelerle düşünmek, bize algılarımızı geçmiş deneyimlerimize bağlama imkânı veriyor. Örneğin, “ağaç” kelimesini düşündüğümüzde, zihnimizde ağaç görüntüleri beliriyor. Bir tanıdığın adını andığımızda, kendimizi onunla yaşadıklarımızı hatırlarken buluyoruz.
İnsanoğlunun korteksi gelişmiş diğer canlılardan farkı, onların geçmiş deneyimlerini hatırlayabilmeleri için ilgili nesnenin duyularının kapsama alanı içinde olması gereği; yani, köpeğin kediye ilişkin deneyimini hatırlayabilmesi için kediyi görmesi, işitmesi
yada koklaması gerekiyor. Gözden uzak kedi, beyinden de uzak oluyor.
İnsanoğlunda durum farklı. İnsanoğlu, geçmişteki olayları içinde olduğu olaylardan bağımsız olarak hatılayabiliyor – geçmişi yeniden canlandırabiliyor. Düşünmek, insana geçmiş deneyimlerinden yararlanma
imkânı veriyor.

Kelimelerle düşünmek ve gelecek Kelimelerle düşünmek insanoğlunun geleceği değerlendirmesini de mümkün kılıyor. Neyin olup, ne olamayacağını kestirmeye çalışabilir, plânlanama yapabilir, geleceğe ilişkin kararlar alabiliriz. Düşünmek içrek bir özgürlüktür – geleceğimize ilişkin karar vermek, hayatımızı
yönlendirmek özgürlüğü.

Kelimelerle düşünmek ve akıl yürütme Akıl yürütme yada eşanlamlı ifadeler muhakeme, uslamlama,, “bilinen
ve/veya kabul edilenler üzerinde düşünüp, gerekli incelemeleri
yaparak yeni yargılara varma işi” şeklinde tanımlanıyor. İnsan zihnini akıl yürütme sürecine açan, kelimelerle düşünmek yetisi. Bu yeti, bize limbik sistemin nasıl çalıştığından, ABD’nin Irak’tan ne istediğine varıncaya kadar sonsuz sayıda soru sormak imkânı veriyor.
İnsanoğlu böylece, kendisini bulduğu dünyaya dair hipotezler ve inançlar geliştirebiliyor.

Kelimelerle düşünmek ve anlamak Kelimelerle düşünmenin şuura kattığı boyut – anlamak. Farkında
olduğumuzun farkında, şuurlu olduğumuzun bilincindeyiz. İnsanoğlu sadece kendisini içinde bulduğu dünyayı değil, kendisini de anlamak yetisine sahip. Bilinçli deneyimlerimiz üzerinde düşünebiliyor, bilincimizin mahiyeti ve niteliğini araştırabiliyoruz. Medeniyet,
kelimelerle düşünebiliyor olmamızın ürünü; dil lmasaydı, insanoğlu mağaradan çıkamazdı.

Kelimelerle düşünmek ve dilbilgisi.
Düşüncenin düşüncesinin olmazsa olmazı, ammaddesi, tuğlası, demiri, çimentosu, harcı, dil. Akıl yürütme, mantıklı düşünce, dilin doğru kullanımına özen  göstermeden mümkün olmuyor; dilin doğru
kullanımı ise dilbilgisi kurallarına mutlak riayet demek.
(Küçümsediğimiz, kaytardığımız, öğrenmemek :) için elimizden geleni ardımıza koymadığımız dilbilgisi!) Anadilimizi -Türkçe’mizi- ne kadar
iyi kullanıyorsak, düşünce mantığınız da o kadar sağlam oluyor.

Kötü Türkçe = kusurlu mantık.
 Dünya düşünce tarihi bize insanoğlunun zihinsel yetilerini terbiye ve ıslah etmek, disipline sokmak için kullandığı en temel ve evrensel yöntemin dilbilgisi olduğunu söylüyor. Cümlelerin çözümlenmesi,
cümleleri oluşturan parçacıkların yapılarının ve sıralanışlarının incelenmesi, ifadenin uslup ve renginin belirlenmesi gibi dilbilgisinin alanına giren uğraşlar, doğru ve mantıklı düşüncenin, akıl yürütmenin temelini teşkil ediyorlar. Bu çerçevede, ister sosyal
bilimlerde olsun, ister fen bilimlerinde, bilimadamları olası yanlışları ve mantık hatalarını, tezlerini dilbilgisi kurallarının tedrisinden geçirerek saptama yoluna gidiyorlar.

“Düşünce”  isim’dir, “düşünmek” fiil (sürecek)

Düşünce” ve “Düşünmek..

Temmuz 11, 2008 yazan: beyinlik

Düşünce” ve “düşünmek” dediğimiz zihinsel süreçleri en baştan alıp, şöyle bir gözden geçirmeye ne dersiniz? “Düşünce”nin büyüsüne kapılmadan, gücünü abartmadan, ilk kez içselleştiriyormuşcasına geriye çekilip nasıl bir süreç olduğunu, korkmadan ve üşenmeden irdelemeye, var mısınız? Varım, diyorsanız, hadi, buyrun!

“Düşünmek” fiilinin kadim nesnesi “dünya” Diğer mahlûkattan farklı olarak (en azından bugünkü bilgilerimize göre diğer mahlûkattan farklı olarak) insanoğlu, ölümün kaçınılmazlığının ve kendi varoluşunun farklında olan bir yaratık. Bu çerçevede, ister balta girmemiş Amazon ormanlarında, ister kutuplarda, ister çöllerde, insanoğlunun “düşünmek” eyleminin kadim nesnesi hep hayat ve dünya olmuş. Düşünmek eylemini kendisini içinde bulduğu dünyayı anlamlandırmaya, işleyişini çözümlemeye, gelişmeleri öngörmeye, ölümü manalandırmaya odaklamış.

Yine bugünkü bilgilerimize göre, dil, şuurun aynadaki aksi. Dil, bize bilincimizin durumu hakkında haber veriyor; insanoğlunun bireysel varoluşunda, oluşumun ve gelişiminde, ‘us’lanma sürecinde belirleyici öge olarak kabul görüyor.

İnsanlık tarihinin bilinçsizlik kutbundan, bilinç kutbuna yönelmesinin dile aksettiği gözlemlenleniyor; ön-insanlıktan, dilerseniz mağara adamlığından, gelişmiş insana dönüşmenin evrelerinin dilin gelişme evrelerine paralel yürüdüğüne inanılıyor. Bir dilin zengin ya da fakir olmasının önemsenmesi de bundan. Kullanılan dil ne kadar zenginse, kullananların bilinçlerinin de o denli gelişmiş olduğu kabul ediliyor.

Ön-insanın bilinçlenme sürecinin, kapsama alanındaki canlı-cansız varlıkları isimlendirmek ile başladığına kesin gözü ile bakılıyor. Buna göre, ön-insan çocukların dil öğrenme süreçlerini anımsatır biçimde, önce canlı/cansız varlıklara, nesnelere, oluşumlara, sonra uyku, korku, susuzluk, acıkmak, üşümek vb. duygularına belirtici isimler veriyor. Konuşma, bu isimlerin seslendirilme süreci. Tıpkı bir bebek gibi, görsel, işitsel ya da bedensel uyaranlara, ses formatında tepki veriyor, bu tepkilerini tepki verdiği nesne’nin ismini zihnine yerleşinceye kadar tekrarlıyor.

İmdi…

Dikkatli okurun hemen farkına varacağı gibi, anlatageldiklerimin altında yatan bir varsayım var: insanoğlunun bilincinin de evrime tabi olduğu varsayımı. Bu anlatımda, bilinç fıtrî değil, fıtrî olan (olsa olsa) bilinçi mümkün kılan korteks. Şuur gelişmeye açık ve nitekim gelişiyor, zenginleşiyor, hatta, korteksin pek az bir bölümünü kullanabildiğimize dair iddialar ileri sürülüyor.

Mantık ,bize, şuurun gelişime tabî olduğu doğruysa, Kitaplı dinlerin bildirdiği ilk çift olan Adem ve Havva’nın da gelişmeye açık olduklarını söylüyor: Öncüller: – İnsan, şuurlu bir mahlûktur. -

Şuur, gelişmeye açıktır. – Adem ve Havva insandırlar. Vargı – Adem ve Havva, şuurludurlar. – Adem ve Havva’nın şuurları gelişmeye açıktır.

Mantık bize, Adem ve Havva’nın gelişmeye açık olmaları durumunda, Hazreti Musa’nın da, Hazreti İsa’nın da, Hazreti Muhammed’in de gelişmeye açık olmaları gerektiğini söylüyor. Öncüller: – İnsan, şuurlu bir mahlûktur. -

Şuur, gelişmeye açıktır. – Peygamberler insandırlar. Vargı – Peygamberler şuurludurlar. – Peygamberlerin şuurları gelişmeye açıktır. Bir argümanda öncül ya da öncüller sonucu (vargıyı) kaçınılmaz kılıyorsa, o argümanın geçerli olduğu söylenir. Yukardaki tümdengelimsel argümanların her ikisi de geçerli argümanlardır. (bkz. Aklın Ölçüsü yazısı) Ne var ki, bu argümanlarda yeralan “şuur gelişmeye açıktır” öncülü, mükemmelikten uzak olma halini belirttiği için peygamberleri de kapsadığı durumda dinlerin ve müminlerin “doğru” olduğunu kabul etmeyecekleri bir önermedir. Özellikle de Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu vazeden Hıristiyanlık söz konusu olduğunda, “Peygamberlerin şuurları gelişmeye açıktır” vargısının “sacreligious” yani “küfür” olduğu açıktır. Bu durumda, “mizan-ül akl” aklın ölçüsü olma niteliğini kaybetmez mi? Hayır, kaybetmez, çünkü, bir, mantık, öncüllerin “kabuller”den ibaret olduğu esası üzerine bina edilmiştir. Kabuller, bilimsel verilerden, gözlem sonuçlarından oluşabildikleri gibi, dini inançlar, ahlâki değerler, hatta örf ve adetler temelinde de oluşabilirler. İki, mantıkta “doğru” ve “geçerli” eşanlamlı kelimeler değillerdir. Bu çerçevede, yukardakiler gibi, genel öncüllerden münferit olgulara doğru gidilerek kesin bir sonuca varmayı hedefleyen tümdengelimsel argümanlar, doğru ve geçerli olabildikleri gibi, yanlış ve geçerli de olabilirler.

Mantık, “doğru”ların değil, “geçerlilik”lerin bilimidir; öncüllerin/kabullerin neye göre ve ne kadar doğru oldukları ile değil, öncüllerden/kabullerden belli bir vargının/sonucun çıkarsandığı kanıtlama tarzının geçerli olup olmadığı ile uğraşır.

Hal buyken, yukardaki argümanların kimilerine göre “doğru ve geçerli,” kimilerine göreyse “yanlış ve geçerli” olması, “mizan-ül akl”ın kurallarının ihlâli anlamına gelmez. Bu nedenledir ki, bilimde, bilimsel verilerde, toplumsal değer yargılarında ya da inançlardaki değişiklikler, mantık kurallarının dışında kalan oluşumlar-dı. Bu “-dı” ekine lütfen mim koyun; bu konuya “saçaklı mantık”ı irdelediğimizde geri döneceğiz. Aklın ölçüsü sabit değildir İnsanoğlunun düşünmek diye isimlerdiği zihni sürecin nasıl işlediğini irdemeye başladığı tarih kesin olarak saptanamamakla birlikte, İsa’dan önce 4. yüzyıl cıvarında gelişme sürecine girdiği kabul edilir. Akıl yürütme yönteminin çözümlenmesi uğraşında öne çıkan üç medeniyet, Çin, Hint ve Yunan medeniyetleridir.

Modern mantığı şekillendiren, eski Yunan’ın Aristo’sudur. Aristo mantığı diye bildiğimiz düzenleme, daha sonra İslam mantıkçıları tarafından geliştirilmiş, onlardan sonra da Ortaçağ Avrupası filozoflarının ilgi alanına girmiştir. 18. yüzyılda keşfedilmiş olan Hint mantığının modern mantığa katkısı nisbeten yenidir.

Aklın yolu da bir değildir nitekim Eski Yunan’da mantık, biri Megaralı Öklid (Euclid) diğeri Aristo geleneğinde olmak üzere iki rakip koldan ilerler. Öklid’in önermesel (propositional) mantık dedikleri akıl yürütme sistemi, günümüzde önermesel ya da cümlesel (sentential) cebir diye bildiğimiz matematiğe yakındır. Öklid sisteminde cümleler, simge dizilerine dönüştürür; argümanlar, teoremler ve formüller uzun uzun cümleler yerine bu simgelerle ifade edilir.

Yeri gelmişken, mantık bilgisinin matematik öğretimini kolaylaştırmasının nedeni de budur. Matematik öğrencilerinin ezberlemeye çalıştıkları formüllerin aslında sayfalar dolusu yazılı metinler olduğunun farkında olduklarını düşünün!

Ya da, okumakta olduğunuz bu metni, cümlesel cebirin simgelerine döktüğümüzü hayal edin! Matematik öğretiminde müthiş bir aşama kaydetmez miydik?! Herneyse. Aristo’ya göre “düşünmek” = “neden?” sorusu = bilim=felsefe

Öklid’inkinden başka bir de Aristo’nun Peripatetik geleneği denilen akıl yürütme sistemi var. Peripatetik “etrafta dolaşanlar” anlamına geliyor; Eflâtun ve Aristo’nun çevrelerinden olup, onların dergâhının talipleri, öğrencileri demek. Aristo’nun düşüncelerine sahip çıkanlar etrafta dolaşan bu insanlar.

Üstadın dünyayı anlamlandırma, işleyişini çözümleme, gelişmeleri öngörme çabaların başlangıç noktası deneyimlerinden elde ettiği veriler. Aristo’ya göre düşünmek demek, zihninin kapsama alanına giren her şeyde “neden” sorusunun cevabını aramak demek. Diğer bir deyişle, Aristo’ya göre felsefe ve bilim aynı uğraştır; dolayısıyla, tümevarım dediğimiz akıl yürütme biçimini kullanarak, eldeki verilerden evrensel sonuçlara varmaya çalışır. “Düşünmek” eyleminin iki farklı temeli: a posteriori, a priori

Bu Latince terimler korkutmasın: ilki, tecrübeden kaynaklanan bilgi; ikincisi ise, tecrübeden bağımsız bilgi anlamına gelir. Tecrübeden kaynaklanan a posteriori bilgi; Aristo’nun deneyimlerinden elde ettiği bilgidir, verilerdir.

Aristo, bu verileri kullanarak tümevarım argüman geliştirir, evrensel doğrulara ulaşmaya çalışır. Dilbilgisi bağlamında a posteriori kelimesi sıfat, bilgi kelimesi ise isim’dir; a posteriori bilgi bir argümana, teoreme, iddia ya da teze temel teşkil eden bilginin kaynağını (tecrübe sonucu elde edilmiş olduğunu) söyler. Örneğin, “Su, (H2O) iki hidrojen bir oksijen atomunun bileşkesidir” ya da “Atatürk, 10 Kasım 1938′de öldü” a posteriori bilgilerdir.

A priori bilginin ise tecrübeyle ilgisi yoktur. A priori bilgiler , insanlar tarafından doğru oldukları kabul edilen bilgilerdir. Örneğin, 2+2=4 bir tasarımdır, kabuldür; Öklid geometrisi tümüyle a priori bilgidir, çünkü, örneğin bir çember ya da üçgen, insanoğlunun çevresinden edindiği bir deneyim sonucu değil, zihinsel tasarımının sonucudur. Aynı şekilde, evli olmaya erkeklere “bekâr” ismini verenin insan olduğunu düşünün: “hiç bir bekâr evli değildir” şeklindeki bilginin de a priori bilgi olduğunu kavrarsınız.

Yine yeri gelmişken; matematik eğitimimizin sefaletini bu kavramların anlatılamıyor olmasına bağladığımı söylemeliyim. Gözlemlediğim kadarıyla, kafasında a priori bilgi ile a posteriori bilgi arasındaki fark net olmayan öğretmenin “matematik ne işime yarayacak” diye soran öğrencisine verebileceği tatminkâr bir cevap yoktur.

EQ (Emotional Quotient) Duygusal Zeka

Temmuz 11, 2008 yazan: beyinlik

Geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran entelektüel zeka (IQ), 21. yüzyılda kendine güçlü bir rakip buldu..EQ.. Bir çok bilim insanının kabul ettiği gibi topluma uyum sağlamış başarılı bir kişi olabilmenin koşulu artık kişinin hem entelektüel zekaya (IQ) hem de duygusal zekaya (EQ) sahip olmasından geçiyor.

Peki EQ nedir ve neden önemlidir?

EQ hem kişisel ilişkilerde hem de iş ilişkilerinde, kişinin kendi duygularını ve diğer insanların hissettiklerini algılayabilme, tanımlayabilme, duygularını kullanarak kendini motive edebilme ve yönlendirebilme kapasitesine sahip olmasıdır. IQ, kavramaya ilişkin kapasiteyi ölçerken, EQ akademik zekanın destekleyicisi olan yeteneği tanımlamaktadır.

Daha memnun müşteriler ve daha huzurlu bir çalışma ortamı için, EQ’nun temel ilkelerinin iş yaşamına uygulanmasına dair birkaç örnek vermek gerekirse öncelikle; anlaşmazlıklar tırmandığında, oluşabilecek gergin ortamları yatıştırabilme, farklı görüşleri değerlendirerek buradan aldığı bilgileri ilerleme için kaynak olarak kullanabilme yeteneği EQ düzeyi yüksek bir çalışanın becerileri arasındadır.

EQ’su yüksek bir çalışan, kişisel ve sosyal yeteneklerini iş hayatına uygulamada başarılı olur. Kişisel yeteneklere örnek olarak bireyin tercihlerinden, başarılı olduğu alanlardan haberdar olması ve bunları doğru şekilde kullanabilmesi, ön sezgilerine güvenebilmesi ve içgüdülerini düzenleyebilmesi; özellikle de hedefine ulaşmada kendisine yardımcı olacak birikimini kullanarak yüksek motivasyon seviyesine ulaşması söylenebilir.

Sosyal yetenekleri açıklarken, iki nokta öne çıkar: Bunlar empati ve sosyal becerilerdir. Empati, kişinin karşısındaki insanı kendi yerine koyması ve onun duygularını, ihtiyaçlarını ve kaygılarını algılayabilmesidir. Hizmet sektörünün her alanında öne çıkan bu EQ özelliği müşteriye, anlaşıldığının, yardım edildiğinin ve önemsendiğinin hissettirilmesi açısından şarttır.

Sosyal beceri ise kişinin karşısındakinden istediği karşılıkları ve yanıtları alabilme yetisidir. Kişilerarası iletişimin yoğun olduğu insan kaynakları, pazarlama, reklam gibi sektörlerde bu özelliğe sahip çalışanların işlerinde çok başarılı oldukları bir gerçektir. Örneğin karşısındaki müşterinin kaygılarını anlayabilen bir pazarlama uzmanı, satış yapmakta diğer meslektaşlarına oranla daha başarılı

olabilir. Ya da işveren açısından değerlendirildiğinde, çalışanları ile iyi ilişkiler kurabilen, onlara kendilerini güvende hissedecekleri ve yeteneklerini ortaya çıkarabilecekleri bir ortam sağlayan yönetici, çalışanlarının çıkardığı işlerden daha verimli sonuçlar alabilir.

Çalışanların EQ düzeyini yükseltmek ve bu konuda onları bilinçlendirmek için çoğu firma, seminer programları hazırlatıyor. Fakat bu programların hazırlanma sürecinde çoğu işverenin düştüğü yanılgı, EQ gelişiminin, haftada bir veya iki defa düzenlenen seminerlerle sağlanılabileceği düşüncesi..

Oysaki EQ eğitimi, daha uzun vadede kişilerarası iletişim ve etkileşim gerektiren bir süreçtir. Bu etkileşimin yapı taşını karşılıklı diyalog ve empati oluşturur. Bu dialog ise kalabalık gruplarla değil; çalışanla EQ uzmanının birebir çalışmasıyla sağlanabilir.

Kaynak: http://www.kariyerim.net/KariyerRehberi/index.kariyer?arn=&sid=&xx01=46&xx02=2

Beyin ve Beyin Hastalıkları

Temmuz 11, 2008 yazan: beyinlik

Kafatasının içinde, beyin zarlarıyla örtülmüş, beyazımtırak ve yumuşakça bir kitle durumundaki sinir organı. Duyum ve bilinç merkezini oluşturan beyin, insanları hayvanlardan ayıran en önemli organdır. Bu bakımdan insan beyni hayvanlarda görülmeyen bilinç, konuşma, sevinç, üzüntü gibi olayları da bir merkezdir. Dış dünya ile olan maddi ve manevi bütün ilişkiler, duyular aracılığı ile beyne iletilir, orada değerlendirilir ve vücudun gerekli tepkiyi göstermesi ayarlanır. Gri ve beyaz hücrelerden oluşan beyin, kafatasının arkasında bulunan bir delikle omuriliğe bağlanır. Beyin ve omurilik, üç katlı koruyucu zarla (meninks) sarılıdır. Beyne en yakın olan iç zar ile orta zar arasında beyin sıvısı denilen bir sıvı bulunur. Anatomik yapıdan beyin, beyin yarıküreleri, orta beyin,  beyincik ve beyin sapından oluşur. Beyin yarıküreleri de “lop” denilen dört kısma ayrılmıştır. Loplar, alın (frontal), yan (parietal), şakak(temporal) ve artkafa (oksipital) diye adlandırılır. Ayrıca loplar “girus” kıvrımlara ayrılır. Loplarda duyu organları aracılığıyla alınan duyuların yorumlanması (çiçek kokusu ile yemek kokusunun ayırt edilmesi gibi) ve kaslara hareket sağlayıcı uyarıcıların yapılması gerçekleşir (yazı yazmak için el ve parmaklara gerekli uyarıların verilmesi gibi). Beyin yarı kürelerinin üzerinde beyin kabuğu (korteks) denilen gri hücrelerden oluşmuş, kıvrımlı bir kısım vardır. Beyin kabuğunun iç tarafı beyaz sinir liflerinden oluşmuş, çok yoğun bir tabakayla kaplıdır. Sinir lifleri sinir hücreleriyle beyin hücreleri arasındaki bağlantıyı kurarlar. Beyin kabuğunda duyularla ilgili belirli görevleri üstlenmiş bölgeler vardır; sözgelimi görme merkezi artkafa lobunun kabuğundadır. Organlardan işlevleri fazla ve duyarlı olanlar için, beyin kabuğunda daha geniş bir bölge ayrılmıştır. Bu bakımdan beyin kabuğunda en geniş bölge el ve dudak hareketlerine uyaran bölgelerdir. Orta beyin, Varol köprüsüyle beyinciğin bağlantısını sağlar. Beyincik, vücudun dengesini, kasların gerilmesini ve kaslar arasında uyumun sağlanmasını denetler. Beyin sapı denen omurilik soğancığında (bulbus) beyinden gelen sinirler omuriliğe geçerken yön değiştirirler; sağ yarıküreden gelen sinirler vücudun sol tarafını, sol yarıküreden gelenler de sağ tarafını denetler. Soğancıkta omurilikten gelen uyarılar alınır, ayrıca sindirim, solunum, dolaşım sistemlerine komutlar verilerek denetleme yapılır. Beyinde, gelen uyarıların dağıtım merkezi olarak çalışan “talamus” ile, iç organların dış tepkilere göre çalışmasını ayarlayan, acıkma, susama duyularını harekete geçiren “hipotalamus” merkezleri vardır. Beynin çalışması, milyonlarca kablo görevi yapan sinir lifinin haber götürüp direktif taşıdığı, çok karmaşık bir telefon santralı gibidir. Bu kablolar arasında gerekli bağlantılar yine on binlerce küçük bağlantı merkezlerinde yapılır. Sinir lifleri arasında elektrik akımı aracılığı ile haberleşme sağlandığı ilk defa İtalyan hekimi L. Galvani tarafından bulunmuştur. Beynin oksijen ihtiyacı oldukça fazladır. Vücut ağırlığının %2’sini kaplayan beyin, vücuda giren oksijenin %25’ini kullanır. Bu bakımdan beyne kan götüren ve getiren damarlar, diğer organlardakine göre, sayı bakımından daha fazla ve daha geniştir. Normal boyutlardaki yetişkin bir insanın beyin ağırlığı 1.500-1.600 gr.’dır. vücut ağırlığına göre insan beyni 1/50 oranında iken, en gelişmiş memelilerde bu oran 1/100’ü bulur.

 Beyin Hastalıkları:

Beyinde görülen kanamalar,urlar, iltihaplanmalar vb. çeşitli hastalıklardır. En önemli organ olan beyinde görülen çeşitli hastalıkların vücudun başka bir yerinde önemli bozukluk yaratma olasılığı yüksektir. Kızamık, tifo, zatürree gibi hastalıklar sırasında, ya da göz, iltihaplanmalarında mikroplar beyne yayılarak beynin iltihaplanmasına yol açabilirler, buna beyin iltihabı (ansefalit) denir. Ansefalit, ölümle, psikolojik yetersizliklerle ya da felçlerle sonuçlanabilir. Kılcal damarların sertleşmesinden doğan beyin kanamaları daha çok yaşlılarda görülür. Şiddetli kanamalarda koma durumu, felç ya da ölüm görülebilir. Kan dolaşım sistemine katılan bir kan pıhtısı beyinde tıkanmaya neden olur, buna beyin ambolisi denir ve sonucunda felç görülür. Beyin damarlarının iç yüzeylerinin kanser vb. gibi hastalıklarla bozulmasından dolayı tıkanmalar da olabilir, buna beyin trombozu adı verilir. Çeşitli nedenlerle beyin dokusunda ya da beyin zarında urlar ortaya çıkarak, bulundukları yere ve neden oldukları rahatsızlıklara göre değişik belirtiler gösterirler. Hareketlerde görme, işitme gibi duyularda bozukluklar, baş ağrısı gibi belirtiler yapan urlar çoğunlukla ameliyatla alınır. Daha çok küçük yaşlarda beyine, beyin-omurilik suyunun birikmesinden ileri gelen “hidrosefali” görülür. Nedeni, beyin-omurilik sıvısının beyinden akmasını sağlayan yollardan birinin tıkanmasıdır. Düşme, çarpma, vurma gibi olaylar sonucu beyin sarsıntıları, ezilme, yaralanma ve beyin patlaması görülür. Kimi akıl hastalıkları doğrudan beynin yapısıyla ilgili değilse de, psikoz tipi hastalıklar beynin iyi çalışmaması sonucu ortaya çıkar. Bellek yitimi (amnezi) gibi hastalıklarsa beyin zedelenmesiyle ilgilidir. Bu bakımdan birçok akıl hastalığı son zamanlarda beyin cerrahisiyle iyileştirilmektedir.

Beyin İltihabı (Anseptik Menenjit)

Merkezi sinir sisteminin virüslerden ileri gelen hastalıklarına ansefalit adı verilir. Şiddetli baş ağrısı, ense sertliği ve ateş gibi belirtilerle başlar. Bu hastalığa kabakulak, herpes simplex, enfluenza, enfeksiyoz hepatit ve enfeksiyoz mononükleoz gibi virüsler neden olurlar. Kuduz virüsünün neden olduğu ansefalit ise öldürücüdür. Bu hastalığa, bakteriye rastlanmadığı göz önünde tutularak, cerahatli menenjitten ayırmak için aseptik menenjit adı da verilir. Teşhis için alınan beyin omurilik sıvısında, glikoz, normal hücreler yani lenfositler ve albüminin artmış olduğu görülür.

Lenfositler çok arttığı için lenfositik koriomenenjit adı verilen bir viral menenjit tipi daha vardır ki, grip gibi, salgın olarak görülür. Bu gibi vakalarda baş ağrısı, ateş, ense sertliği gibi menenjit belirtileri hafif olarak vardır. Hastalık genellikle 1-2 haftada semptomatik tedavi ile iyileşir.

Tedavide antiviral ve ağrı kesici, ateş düşürücü ilaçlar kullanılır. Komada gibi baygın yatan hastalar hastanede bakıma alınır, kas kasılmaları şeklinde görülen konvülsiyonların hastaya zarar vermemesine çalışılır.

Beyin Kanaması

Serebral Hemoraji, İnme:

Beyin fonksiyonlarının birdenbire bozulmasına beyin inmesi veya felç denir. Bu bozulmaya neden olan olaylar beyin kanaması, beyin trombozu veya ambolisi gibi üç şekilde meydana gelebilir.

Beyin Kanaması (Serebral Hemoraji)

Damar sertliği ve tansiyon yüksekliği bulunan 50 yaşın üstündeki kimselerde birden bilinç kaybı ve inme şeklinde yarım felç (hemipleji) görülürse beyinde bir tıkanmanın veya kanamanın meydana geldiği düşünülmelidir. Bilinç kaybı birkaç dakikada tamamlanır ve hasta olduğu yere yığılır kalır. Bu nedenle hastalığa, inme (ictus apoplecticus) adı da verilmiştir. Genellikle bu anda yüz kırmızı bir renk almış ve ağız çarpılmıştır. Gözler, kanamanın olduğu beyin tarafa doğru ağız ise sağlam tarafa kaymıştır. Ayak tabanının bir iğneyle çizilmesi suretiyle aranan tepki de felçli tarafta ayak baş parmağı yukarı kalkar (Babinski tepkisi müspet), diz kapağı (patella) tepkisi kaybolmuştur. Hasta çok kere idrarını, hatta dışkısını kaçırır. Beyin-omurilik sıvısı kanlı olabilir. Bir- iki gün içinde ateş yükselmeye başlar, 40 derecenin üstüne çıkabilir.

Beyin Trombozu (Serebral Tromboz)

Arteriosklerozlu yani damar sertliği olan kimselerde çok kere uyurken gece başlar. Hasta idrar etmek için tuvalete giderken yere düşer, bilinç kaybı yoktur. Ağır vakalarda bilinç sonradan bulanıklaşır ve hasta komaya girer. Beynin geçici trombotik daralması önce kol ve ayakları zaman zaman uyuşması, konuşma bozukluğu (dizartri) gibi damar kısalması şikayetleriyle başlar. Bunlar geçici iskemik ataklar yani beynin zaman zaman kansız kalma belirtileridir. Sol hemiplejilerde genellikle konuşma normaldir, sağ hemiplejilerde konuşamama yani afazi vardır. İskemik atak geçirenlerde  trombositlerin toplanmasını önleyici ilaçlar (aspirin) ve pıhtılaşmayı önleyici antikoagulan ilaçlar (coumadin) yarar sağlar.

Beyin Ambolisi (Serebral Amboli)

Her yaşta görülür. Hemipleji ve bilinç kaybı birden genç bir kimsede meydana gelirse önce beyin ambolisi düşünülür. Kalp hastalarında daha çok görülen bu durum, kan pıhtılaşmasına karşı gelen ilaçlarla (Heparin) tedavi edilebilir. Amboliyi tedavi eden ilaç beyin kanamasında ise tamamen zararlıdır. Bu yüzden ayrıca teşhis yapmadan tedaviye başlamak doğru olmaz. Felçli olarak yatan hastaların, beslenmesi, bakımı ve iyileştirilmesi (rehabilitasyonu) doktorun planladığı şekilde yürütülmeli, idmanlar, masajlar ihmal edilmemelidir.

Beyin Travması

Beyin Sarsıntısı, Komosyo:

Kafatasının sarsılması veya kırılması sonucu içindeki beyin dokusunun zedelenmesine beyin travması (concussion) denir. Ulaşım araçlarını sayılarının süratlerinin gittikçe artmış olması, günümüzde trafik kazalarını, insanlara diğer hastalık nedenlerinden daha fazla zarar verici bir duruma yükselmiştir.

Baş kemiklerinin çatlaması veya kırılması, beyin zarlarında ve damarlarında yırtılmaya, beyin kanmasına neden olabilir. Bazı baş travmalarında kemiklerde kırılma ve damarlarda kanama olmadan da beyin dokusunda bir sarsıntı meydana gelebilir. Kafaiçi basınç değişmesi sonucu sinir hücrelerinin ani olarak elektriksel boşalmaya uğraması ile insanda bilinç kaybı meydana gelir. bU tip beyin sarsıntılarını tıp dilinde komosyo (commotio cerebri) adı verilir. Bilinç kaybı kısa sürer, daha sonra baş ağrısı, baş dönmesi, uykusuzluk, sinirlilik gibi belirtiler ortaya çıkar. Bu arada amnezi denen bellek kayıpları görülebilir. Daha şiddetli darbeler beyin kontüzyonu denen durumu meydana getirir. Beyin kontüzyonu geçiren kimselerde konuşamama (afazi), koku almama (anosmi), yarım görme (hemianopsi) ve felç (hemipleji) gibi belirtiler ortaya çıkar. Kafa travması geçiren bazı kimselerde daha sonraları sara nöbetleri (Jackson epilepsisi) gelişebilir. Beyin sarsıntısı yani komosyo geçiren bir kimsenin bilinci yerine geldikten bir süre sonra uyuklama hali ile bilincinin tekrar bulunması halinde beyinde kanama sonucu bir hematom meydana geldiği düşünülmelidir. Bu arada nabız yavaşlaması, kusma, baş ağrısı ve kanama bölgesine bağlı olarak felçlerin meydana gelmesi, kanamanın varlığını ispatlayan belirtilerdir.

Başlangıçta belirti vermeyen hematomlar, devam eden ufak kanamalarla ve beyin-omurilik sıvısından su çekme sonucu büyüyebilir ve zamanla bir beyin uru gibi kafaiçi basıncını arttırarak belirti verebilir. Kanama beyin zarları arasında olduğu zaman ense sertliği, ateş yükselmesi ve bilincin kapanması gibi belirtiler görülür. Beyin-omurilik sıvısında kan bulunması ile teşhis konur.

Beyin sarsıntısı geçiren kimse en az 24 saat kontrol altında tutulmalıdır. Şok hali varsa serum ve kan transfüzyonları ile düzeltilmeye ve sinir hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilerek teşhis konmaya çalışılır. Bu arada enfeksiyonlara karşı antibiyotikler, beyin ödemine karşı hipertonik solüsyonlar damardan verilir. Kanamayı önlemek üzere kan durdurucu yani hemostatik ilaçlar kullanılabilir.

Bilinci kapalı olan hastalar mide tüpü ile beslenirler ve idrar birikmesini önlemek için mesaneye devamlı bir sonda bırakılır. Kafatası kırıklarında acil cerrahi tedavi, ancak beyne baskı yapan açık çökme kırıklarında yapılır. Beyin zarlarının iç kısmında gelişen subdural hematomlar veya kafatası kemiğinin altında ekstradural hematom şeklinde biriken kan toplanmaları bazı vakalarda ameliyat ile boşaltılarak hastanın hayatının kurtarılması mümkün olabilmektedir.

Beyin Tümörleri

Kafa boşluğunda beynin çeşitli bölümlerinde gelişen urlara beyin tümörleri denir. Kafa içinde basınç artmasına ve beyin ödemine bağlı olarak baş ağrıları, baş dönmesi (vertigo), kusma, konvülsiyon gibi genel belirtilerle kendini belli eder.

Beynin ön kısmında yani frontallobda oluşan urlarda ruhsal bozuklukların ve kişilik değişikliklerinin görülmesi karakteristiktir. Önceleri durgunluk, unutkanlık, sonra aşırı sinirlilik ve psişik bozukluklar meydana gelir. Bazı tümörler beyin zarında lokal iritasyona bağlı olarak Jackson tipi epilepsiye neden olabilirler.

Tümörün tuttuğu beyin merkezlerine göre, parietal bölgedekiler konuşma bozuklukları (afazi), oksipital bölgedeki tümörler hemianopsi şeklinde görme bozuklukları, koku, işitme ve görme halüsinasyonları, ufak veya büyük görme (mikroskopi veya makroskopi) gibi belirtiler meydana getirirler.

Baş dönmesi kulak çınlaması ve ilerleyici işitme kaybı ile beraber oluşan Menier sendromu beyin tümörlerinin tipik bir lokalizasyonu sonucu meydana gelir.

Beyin dokusundan çıkan urlara gliom denir, erken belirti verirler. Beyin zarlarından oluşan urlar yani meningiomlar beyne basınç yaparak, kendilerini gösterirler, beyin dokusuna yayılmazlar. Sinirlerden kaynaklanan urlar ise nörinom adını alırlar. Ayrıca beyin damarlarının urlaşması ile meydana gelen hemangiomlar veya çeşitli dokulardan oluşan mikst urlar da vardır. Bazı hastalıkların neden olduğu sifiloma, tüberkiloma ve aktinomikoma gibi urlar da kafa içinde görülen diğer urlardır.

Bütün bu tümörlerin müşterek belirtileri kafa içi basıncının artmasına bağlı olarak baş ağrısı şeklinde başlar. Birden başlayan ağrı bazen birkaç dakika, bazen 1-2 saat sürüp geçer. Öksürük, ıkıntı, bağırma, baş hareketleri gibi nedenlerle başlayan ağrılarda vardır. Bulantısız kusmalar, nabız yavaşlaması, görme bozuklukları, ruhsal değişmeler bulunabilir.

Tümörlerin motor alanları tutması halinde bazı reflekslerin kaybolması, bazı reflekslerin arması şeklinde görülür, hatta felçler meydana gelebilir. Hipofizin eozinofil hücrelerinden çıkan adenom şeklinde urlar gençlerde jigantizm denen devliğe, yetişkinlerde akromegali sendromuna yol açarlar. Bazofil hücrelerin adenomu Cushing hastalığına yani tansiyon yüksekliği, şişmanlık, kıllanma gibi belirtilere sebep olur. Hipofizin kromofob hücrelerinin adenomu ise hipopituitarizm sendromu yaparlar. Fröchlich sendromu da denen bu hastalık erkeklerde seksüel isteksizlik ve sekonder seks karakterlerinde gerilme ve kılların dökülmesi gibi belirtiler meydana getirir.

Ayrıca başka organlarda meydana gelen habis urların, örneğin akciğer, meme, deri, bağırsak ve böbrek kanserlerinin (Hipernefrom) metastazları da beyinde yerleşir. Beyin tümörlerinin bazıları beyin cerrahları tarafından ameliyatla tedavi edilebilmekte, bazılarına ise ancak sitostatik ilaçlar (BCNU,CCNU), kortikosteroidler veya radyasyon tedavisi uygulanabilmektedir.

Beyin urları kan muayenesi, beyin-omurilik sıvısının muayenesi, göz dibi muayenesi ve röntgen muayenesi gibi yardımcı muayene yöntemleriyle ve sinir hastalıkları uzmanı doktorların nörolojik muayenesiyle teşhis edilirler. Bazı hastaların göz dibi muayenelinde   papilla ödemi vardır. Ayrıca serebral arteriografi (anjiografi), elektroansefalografi yani beyin elektrosu, radiozizotop tetkikler (sintigrafi), ultrason, ventrikülografi, tomografi, termografi gibi daha özel muayene ve teşhis metotları kullanılmaktadır.

derleyen:
Mustafa Sezgin

Matrix Felsefesi

Temmuz 7, 2008 yazan: beyinlik

Matrix Felsefesi

Sabahları uyandığınızda eğer bir rüya görmüşseniz ‘gördüklerim bir rüyaymış’ der, hayatınıza devam edersiniz.

Peki hiç düşündünüz mü; gerçek dünyayı rüyadan ayırt eden nedir?

Gerçek dediğiniz dünyayı, duyu organlarınızla algılayabiliyor olmanız mı?

Peki, ya bir gün duyu organlarınızın hepsini birden kaybetseniz “gerçeği” nasıl ispat ederdiniz?

Neredeyse insanlık tarihi kadar eski olan bu sorular, birçok bilimsel araştırmanın da konusunu oluşturmuştur.

İlginçtir ki; son yıllarda bu konu beyazperdeye de taşınmış ve hasılat rekorları kıran filmler çekilmiştir.

Bu filmler öyle ilgi çekmiştir ki vizyondan kalkmalarına rağmen tartışmaları hala sürmektedir.

Bu belgesel filmde, maddenin aslına ilişkin bilgiler, söz konusu filmlerden bazıları incelenerek değerlendirilmektedir. Filmi izleyince gerçek sandığınız dünyanın, aslında zihninizde yaşanan bir hayaller bütünü olduğunu anlayacaksınız.

Süre: 43 Dakika

Divx dosyası (.avi) – 1.330 download

MS Word dosyası (.zip) – 3.462 download

Mpg Dosyası (.zip) – 24.370 download

İdealizm, Matrix Felsefesi ve Maddenin Gerçeği

Temmuz 7, 2008 yazan: beyinlik

İdealizm, Matrix Felsefesi ve Maddenin Gerçeği kitabı

Son birkaç senedir gösterimde olan pek çok filme baktığımızda, senaryolarında işlenen ortak konulardan biri dikkatimizi çekmektedir. Bu filmlerde gerçek olarak kabul edilen, varlığına mutlak olarak inanılan dünya hayatı sorgulanmakta; rüyalarda oluşan ya da simülasyon gibi yapay sinyallerle oluşturulan ortamların ne kadar gerçekçi olabileceği vurgulanmaktadır. Ayrıca bu filmlerde şimdiye kadar sadece bilimsel olarak ortaya konmuş birtakım yorumların, hayatımızı nasıl etkileyebileceği canlandırılmakta ve insanların bu konuda daha derin düşünmeleri sağlanmaktadır. Örneğin Matrix filminde şu ifadeler yer almaktadır: Gerçek nedir? Gerçeği nasıl tanımlarsın? Eğer hissedebildiğin, koklayıp, tadıp, görebildiğin şeylerden söz ediyorsan, “gerçek”, beyne iletilen elektrik sinyallerinin yorumlanmasıdır.

Bu kitapta, insanları etkileyen ve birtakım gerçekler üzerinde düşünmeye sevk eden filmlerden bazı bölümlere, ayrıca daha evvel kitaplarımızda yer alan ve söz konusu filmlerdeki anlatımlar ile büyük bir benzerlik gösteren izahlara yer verilecektir. Böylece bir kez daha gözler önüne serilecektir ki; bu kitaba konu olan açıklamalar tüm dünyaca kabul gören kesin bir bilimsel gerçeği tarif etmektedir ve kişilerin itiraz etmesi, kabul edip etmemesi maddenin aslı konusundaki gerçekleri değiştirmeyecektir.

MADDENIN ARDINDAKi SIR KONUSU, VAHDET-i VÜCUT DEGiLDiR

Evrim Aldatmacasi adli kitabin sonunda yer alan “Maddenin Ardindaki Sir” adli bölümde ve ayrica Hayalin Diğer Adı Madde, Idealizm, Matrix Felsefesi ve Maddenin Gerçegi, Sonsuzluk Baslamis Durumda, Zamansizlik ve Kader Gerçegi, Gerçegi Bilmek isimli kitaplarda yer alan konu, bazi kisilerin itirazlarina neden olmaktadir. Sözkonusu kisiler, bu konunun özünü yanlis anladiklari için, maddenin ardindaki sir konusunun vahdet-i vücut ögretisi ile ayni oldugunu iddia etmektedirler.

Öncelikle sunu belirtelim ki, bu eserlerin yazari ehl-i sünnet inancina siki sikiya baglidir ve vahdet-i vücud ögretisini savunmamaktadir. Ayrica unutmamak gerekir ki, vahdet-i vücut ögretisi Muhyiddin Ibn Arabî gibi çok büyük Islam alimleri tarafindan savunulmustur.

Vahdet-i Vücud düsüncesini anlatan birçok önemli Islam aliminin, geçmiste, bu kitaplarda yer alan bazi konulari tefekkür ederek anlattiklari dogrudur. Ancak bu eserlerde anlatilanlar Vahdet-i Vücud düsüncesi ile ayni degildir.

Örnegin vahdet-i vücud düsüncesini savunanlarin bir kismi yanlis fikirlere kapilarak, Kuran’a ve ehl-i sünnet inancina aykiri bazi iddialarda bulunmuslar, örnegin Allah’in yarattigi varliklari tamamen yok saymislardir. Oysa, maddenin ardindaki sir konusu anlatilirken kesinlikle böyle bir iddiada bulunulmamaktadir. Bu konu, Allah’in tüm varliklari yarattigini, ancak yarattigi varliklarin aslini Allah’in gördügünü, insanlarin ise bu varliklarin beyinlerinde olusan görüntülerini görebildiklerini açiklamaktadir.

Gördügümüz tüm varliklar, daglar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kisacasi gördügümüz hersey, Allah’in Kuran’da var oldugunu, yoktan var ettigini belirttigi her varlik, yaratilmistir ve vardir. Ancak, insanlar bu varliklarin asillarini duyu organlari yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varliklarin beyinlerindeki kopyalaridir. Bu ilmi bir gerçektir ve bugün basta tip fakülteleri olmak üzere tüm okullarda ögretilen bilimsel bir konudur. Örnegin su anda bu yaziyi okuyan bir insan, bu yazinin aslini göremez, bu yazinin aslina dokunamaz. Bu yazinin aslindan gelen isik, insanin gözündeki bazi hücreler tarafindan elektrik sinyaline dönüstürülür. Bu elektrik sinyali, beynin arkasindaki görme merkezine giderek, bu merkezi uyarir. Ve insanin beyninin arkasinda bu yazinin görüntüsü olusur. Yani siz su anda gözünüzle, gözünüzün önündeki bir yaziyi okumuyorsunuz. Bu yazi sizin beyninizin arkasindaki görme merkezinde olusuyor. Sizin okudugunuz yazi, beyninizin arkasindaki “kopya yazi”dir. Bu yazinin aslini ise Allah görür.

Sonuç olarak, maddenin beynimizde olusan bir hayal olmasi onu “yok” hale getirmez. Ancak bize, insanin muhatap oldugu maddenin mahiyeti hakkinda bilgi verir, ki bu da maddenin asli ile hiçbir insanin muhatap olamadigi gerçegidir.

Bu gerçek Idealizm, Matrix Felsefesi ve Maddenin Gerçegi isimli kitapta su sekilde dile getirilmistir:

DISARIDA MADDE VARDIR, ANCAK BIZ MADDENIN ASLINA ULASAMAYIZ!

Madde hayaldir demek, madde yoktur demek degildir. Aksine biz görsek de görmesek de maddesel bir dünya vardir. Ancak biz bu dünyayi beynimizin içinde bir kopya -diger bir deyisle algilarimizin yorumu olarak- görürüz. Dolayisiyla madde, bizim için hayaldir.

Kaldi ki disarida maddenin varligini, bizden baska gören varliklar da vardir. Allah’in melekleri, yazici olarak tayin ettigi elçileri de bu dünyaya sahitlik etmektedirler:

Onun saginda ve solunda oturan iki yazici kaydederlerken O, söz olarak (herhangi bir sey) söylemeyiversin, mutlaka yaninda hazir bir gözetleyici vardir. (Kaf Suresi, 17-18)

Herseyden önemlisi, en basta Allah herseyi görmektedir. Bu dünyayi her türlü detayiyla Allah yaratmistir ve Allah her haliyle görmektedir. Kuran ayetlerinde söyle haber verilmektedir:

… Allah’tan korkup-sakinin ve bilin ki, Allah yaptiklarinizi görendir. (Bakara Suresi, 233)

De ki: “Benimle aranizda sahid olarak Allah yeter; kuskusuz O, kullarindan gerçegiyle haberdardir, görendir.” (Isra Suresi, 96)

Ayrica unutmamak gerekir ki, Allah tüm olaylari “Levh-i Mahfuz” isimli kitapta kayitli tutmaktadir. Biz görmesek de bunlarin tamami Levh-i Mahfuz’da vardir. Herseyin, Allah’in katinda, Levh-i Mahfuz olarak isimlendirilen “Ana Kitap”ta saklandigi söyle bildirilmektedir:

Süphesiz o, Bizim katimizda olan Ana Kitap’tadir; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur. (Zuhruf Suresi, 4)

… Katimizda (bütün bunlari) saklayip-koruyan bir kitap vardir. (Kaf Suresi, 4)

Gökte ve yerde gizli olan hiçbir sey yoktur ki, apaçik olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) olmasin. (Neml Suresi, 75 )

MS Word dosyası (.zip)

Acrobat pdf dosyası (.zip)

Kitabı internetten okumak için tıklayınız.

Yaşam Enerjisi (Mpltv) (Prof. Dr. Ahmet Maranki)

Temmuz 7, 2008 yazan: beyinlik

Yaşam Enerjisi Mpltv Prof. Dr. Ahmet Maranki

Dünya Savaşlarının Perde Arkası

Temmuz 7, 2008 yazan: beyinlik

Dünya Savaşlarının Perde Arkası

DERİN DÜŞÜNMEK

Temmuz 7, 2008 yazan: beyinlik

DERİN DÜŞÜNMEK

Evrenin yaratilisi (Harun Yahya)

Temmuz 7, 2008 yazan: beyinlik

Evrenin yaratilisi (Harun Yahya)